HALUK ÖZDALGA*
20 Haziran 2014, Cuma
Türkiye’nin küresel vizyonu elbette çok yönlü olmalıdır. Ancak Batı ve
Ortadoğu bizim için tarih boyunca daima özel ağırlık taşıyan iki büyük
kültür alanıdır.
Türkiye aynı zamanda İslam’ın merkezi Ortadoğu ile ayrılamaz tarih ve kültür bağlarına sahiptir. Bu iki büyük kültür alanıyla güçlü ilişkiler inşa etmemiz, öncelikle Türkiye’nin çıkarınadır. Ama bundan aynı zamanda Batı’nın ve Ortadoğu’nun da kazanacağı çok şeyler vardır. Söz konusu olan, üç taraflı bir kazanç durumudur.
Bu vizyonun ilk şartı, Türkiye’nin temel hak ve özgürlüklere sahip bir demokratik hukuk devletine sahip olmasıdır. Aksi takdirde ne Batı’da ne de Ortadoğu’da arzu edilen hedeflere ulaşmamız mümkündür.
İkincisi, dış politika icraatlarının iyi düşünülmüş ve sağlam analizler üzerine kurulu bir şekilde, asgari hatayla yapılmasıdır. Nihayet üçüncüsü, uluslararası ilişkilerde özenli bir dilin korunması ve farklıklarımızın medeni bir üslupla ifade edilmesi gereğidir. Bugün Berlin’den Bağdat’a dış ilişkilerimizi gölgeleyen üslubu değiştirmemiz, Cumhuriyet ve Osmanlı dönemi devlet adamlarımızın, yani kendi geleneğimizin diplomasi üslubuna geri dönmemiz gerekiyor. Son yıllarda bu şartların üçü de giderek bozuldu ve Türkiye kaygı verici bir düşüş içine girdi.
Türkiye’nin AB üyelik hedefi, açılan 14 başlığa rağmen, müzakerelerin başladığı 2005’e göre bugün artık daha uzakta. Ankara’daki iktidarın AB’nin en güçlü ülkesi Almanya nezdinde itibarı yere çakılmış durumda. Mevcut gidişi devam ederse, Türkiye’nin AB üyesi olma ihtimali bulunmuyor. Batı dünyasının lideri Amerika’da 2008’den beri başkanlık koltuğunda Barack Obama’nın oturması Türkiye için muazzam bir fırsattı. Çünkü İslam dünyasına dönük vizyonu açısından, Türkiye’nin daha güçlü işbirliği yapabileceği bir ABD başkanını en azından bugün için hayal etmek zordur.
Göreve başladığında Obama’nın da öyle düşündüğünü biliyoruz. İlk yurt dışı gezisini 2009’da Ankara’ya yapması bunun açık bir işaretiydi. Ama bu fırsatı da değerlendiremedik. Geldiğimiz noktada Türkiye artık Batı için, etkili bir ortak olmaktan çok, stratejik ve ekonomik çıkarlarının gerektirdiği ölçüde işbirliği yapılacak bir ülke.
Türkiye’nin Ortadoğu ilişkileri daha da vahim. Bugün Ortadoğu’da uluslararası platformlarda çözümü aranan üç büyük çatışma var. Suriye iç savaşı, İsrail-Filistin sorunu ve İran’ın nükleer programı.
Bir başka kritik konu, Arap dünyasının lideri Mısır’ın içinden geçtiği ve ne yöne gelişeceği belirsiz süreç. Bu sorunlarının hepsinde Türkiye kendini ehemmiyetsiz bir konuma indirgemiş durumda. Suriye politikası ise iflas etti. Dışarıdan askerî müdahaleyle rejim değişikliği girişimi büyük bir yanlıştı. Esed rejimi erken tarihlerde düşseydi bile başarı şansı yoktu.
Filistinliler Gazze’de daha önce hiç görülmedik derecede korkunç bir sefalet içinde. Yiyecek, ilaç, yakıt ve her türlü ihtiyacın yokluğu had safhada. ABD’nin girişimi ile başlayan son İsrail-Filistin müzakereleri, kısa süre önce başarısızlıkla sonuçlandı. Netanyahu, planını adım adım uyguluyor ve yakında yaşama gücü olan bağımsız bir Filistin devletinin şartları arazide kalmamış olacak.
Ankara’da iktidarda, Filistin davasını yüreğinde hisseden bir iktidar var. Ama kayda değer bir faydası olamıyor. Çünkü Gazze’ye yardım sadece Mısır ve İsrail üzerinden mümkün, ikisiyle de kavgalı. İki devlet çözümü ve Filistin devletinin kurulması, sadece Netanyahu’nun geriletilmesiyle mümkün.
Türkiye bunu elbette tek başına yapamaz. Ancak AB ve özellikle ABD’yle işbirliği çerçevesinde anlamlı bir katkıda bulunması mümkün olabilirdi. Ne var ki Batı’yla böyle bir işbirliği için kredisini tüketmiş durumda.
Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarı askerî bir darbeyle yıkılınca, Ankara aynen kendisi gibi düşünmeyen, hatta aynı kelimeleri kullanmayan herkese ağır bir dille saldırdı. Müslüman Kardeşler’i askerî yönetime direnmeye teşvik etti! Mısır’ı, o ülkenin İhvan’ını ve Mısır ordusunu iyi okuyamadı.
Mısır son 62 yılın 61’ini askerî yönetim altında yaşamış (ilk askerî darbeyi MK de desteklemişti) bir ülke. Diyalog yerine meydan okumanın, Müslüman Kardeşler’in daha çok ezilmesi ve daha acımasız bir askerî diktatörlükten başka sonuç doğurmayacağı belli. AKP’nin siyasî idolleri rahmetli Necmettin Erbakan ve Turgut Özal, askerî darbelere mi direnmişti? Mısır’ın güney komşusu Sudan’da darbeyle iktidara gelen Albay Ömer Beşir’i niçin hararetle destekledik? İlişkilerini tüketen Türkiye’nin şimdi Mısır’ın demokrasiye geçişine bir katkı yapabilmesi dahi mümkün değil.
İran’ın nükleer silah üretmesini engellemeyi hedef alan müzakerelerin anlaşmayla son bulma ihtimali yüksek görünüyor. Bu müzakereler sadece bir nükleer program hakkında değil, aynı zamanda İran’ın bölgeye etkili bir oyuncu olarak dönüşüyle de ilgili. Her yönüyle bizi yakından ilgilendiren müzakereleri dışarıdan izliyoruz ve ikinci planda bir etkinliğimiz dahi yok.
Bugün dış politikamızı yönetenler, önceki hükümetleri Ortadoğu’da aktif siyaset izlemediler diye eleştirdi hep. Bu eleştirilerde haklılık payı da vardı. Etkili olmak çok heves edilmesine rağmen, şimdi Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı en alt düzeye indi. Üstelik Ortadoğu hayatî bir dönüşüm süreci yaşıyor. Tarih ve coğrafya Türkiye’nin bu dönüşüm sürecinde Ortadoğu’ya katkı yapmasını emrediyor. İşbaşında İslamcı gelenekten gelen bir iktidar var. Ancak Türkiye trajik bir şekilde, böyle bir dönemde Ortadoğu’da üstüne düşen görevi yeterince yapamıyor.
2002’den sonra yaklaşık on yıl Türkiye, bu yazının başında işaret edilen şartlara da uyan siyasetler izledi. Çarpıcı bir yükseliş yakaladı. Eğer aynı şekilde bir on yıl daha devam edebilseydik, demokraside ve ekonomide geri dönüşü olmayan bir düzeye sıçrama yapmış, önü iyicene açılmış, Batı dünyası içinde güçlü konuma gelmiş Müslüman bir Türkiye ortaya çıkacaktı. Ortadoğu halklarının demokrasi, barış ve refah arayışına gerçek katkılar yapabilecek bir Türkiye ortaya çıkacaktı. Şimdi düşüşe geçmiş bir Türkiye var.
Ama artık ileriye bakalım. IŞİD adlı örgütün Irak’taki saldırılarıyla beraber ortaya çıkan vahim gelişmeler, kapsamlı bir uluslararası işbirliğini şart kılıyor. Bu işbirliğinin ilk ve belki de en zor adımı, çok taraflı mutabakat üzerine kurulu sağlam bir siyasî planın oluşturulması. Suriye ve Irak sorunları iç içe geçmiş durumda. Türkiye şimdi olabildiğince az yanlış yapmaya mecbur. Çünkü yanlışın bedeli ağır olabilir.
*Ankara Milletvekili
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder