23 Haziran 2014 Pazartesi

Hoca! - A. Turan ALKAN - 22 Aralık 2010

 Zaman Gazetesi
22 Aralık 2010 Çarşamba
Gazeteci dostum Gürkan Zengin, Dışişleri Bakanı'mız Ahmet Davutoğlu hakkında biyografik bir kitap kaleme aldı. Adı, "Hoca", tam ismi, "Türk Dış Politikasında Davutoğlu Etkisi".

Gazetecilerin yazdığı kitaplar, genellikle çok yakın zamanlarda olup bitenleri anlamaya yönelik, "Aslında ne olmuştu?" sorusuna kışkırtıcı cevaplar veren türden çalışmalar oluyor.

Gürkan Zengin'in "Hoca"sı, çok önemli bir farkla benzerlerinden ayrılıyor; kitabın biyografik, hatta yer yer ilmî niteliği, esere ciddi bir kimlik vermiş.

Ahmet Davutoğlu'nun Konya'nın Toros sıradağlarına dayanan uç boyundaki Taşkent ilçesinde başlayan hayat hikâyesini okurken, Türk dış politikasının temel yapıtaşlarını ve belli başlı dönemeçleri de hatırlıyoruz.

Kitabın popüler, ilmî, edebî ve politik boyutlarla zenginleştirilmesi, ancak Gürkan Zengin gibi, gazetecilik altyapısı son derece sağlam bir kalem eliyle mümkün olabilirdi.

İşini iyi yapan yazıcılara öteden beri imrenmişimdir; bu saatten sonra Gürkan Zengin de "haset ettiklerim" listesine girmiş bulunuyor. Ümit ederim ki, "Hoca" ile girdiği yayın dünyasının ışıkları, onun daha nice güzel eserlerine şahit olsun.

Hâfızasıyla öğünebilecek insanlardan değilim fakat 90'lı yılların sonlarında Ankara'da üç-dört kişilik özel bir sohbete iştirak eden Ahmet Davutoğlu, sükûti tavrına mukabil, "bilen ama lâzım geldiğinde konuşan" bir ilim adamı olarak zihnimde iz bırakmıştı.

On küsür seneden sonra ikinci karşılaşmamız, Zaman Gazetesi'nin yayın toplantısındaki misafirliği ile gerçekleşti; "Hoca" bende, güven verici, sohbeti çekilir, alçakgönüllü, kibirsiz, meselesine sahip ve hâkim ama aklı hâlâ üniversitedeki çalışma odasına takılı kalmış bir insan intibâı bıraktı.

Zannediyorum bu his, onu seven veya sevdiğini izhar etmemesi gereken herkeste müşterek bir karşılık bulmaktadır.

Alışageldiğimiz dışişleri bakanları nokta-i nazarından aslında meslekî kusur sayılan bu vasıfları, Ahmet Davutoğlu'nun pırıldayan ve niçin o makamda bulunduğunu izah eden pırıltılı meziyetlerdir.

Hiçbir mevki ebedî değil; günü geldiğinde o koltuğa oturanlar, kendilerini, vaktiyle Ahmet Davutoğlu'nun koyduğu çıta ile rekabet etmek mecburiyetinde hissedecekler diye düşünüyorum.

Henüz aktif olarak görevi başında bulunan bir bakan için, böyle sözler söylemeyi erken bulanlar olabilir. "Hoca"nın sayfalarını karıştırırken farkediyoruz ki, bu niteleme, iltifattan ziyade mütevazı bir durum değerlendirmesinden ibarettir sadece.

Onun danışmanlık sürecinden hâlen devam eden bakanlığına kadar geçen süre zarfında Türk dış politikasının kazandığı itibar ve "derinlik", yeni bir dış politika yorumu olarak adlandırılma onurunu hak ediyor.

Zannediyorum, muhalifleri de farkındadır: Bizim iyi bir dışişleri bakanımız var; problemimiz böyle vasıflı adamların sayısını artırmaktır; bu hükmü te'yid etmek için çok çarpıcı ve etkileyici örnekler, rakamlar verebilmek isterdim ama yerim kifâyet etmiyor; ayrıntı bilgisi isteyenler, "Hoca"yı edinmeli ve son on yılın başdöndürücü dış politika gelişmeleri arasına serpiştirilmiş, başarılı bir insanlık kariyerinin hikâyesini roman lezzetiyle okumalıdır.

Yine de minik bir misâl vermek iyi olacak; 1992'de kurulan ve kısaca TİKA diye bilinen Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı 2002 yılında sadece 15 ülkede faal durumdaydı; bugün bu sayı 111'e çıkmış durumda. 53 Afrika ülkesinin 37'sinde Türkiye, TİKA aracılığı ile bayrak yükseltiyor.

Geçen yıla kadar binden fazla Türk doktoru TİKA'nın yönlendirmesiyle Afrikalı muhtaçlara sağlık hizmeti verdi ve TİKA, 2003'ten beri Dışişleri Bakanlığı bünyesinde hizmet yürütüyor.

Aynı şekilde THY'nin misyonu ve yeni vizyonunu yönlendiren dış politika inisiyatifiyle THY içeride 36, dünya üzerinde 128 dış hatta yolcu, kargo ve insanî sıcaklık hizmeti uçuruyor; şu anda Avrupa'nın 4. havayolu.

Hocalıkla dış siyasette liyakati birleştiren bir memleket evlâdının hikâyesini yazmak kolay iş değil; eline, kalemine sağlık Gürkan Zengin; kitabının adına bayıldım: Zirâ, Türk milleti nazarında en şerefli pâye "Hoca"lıktır.

 http://ahmetturanalkan.net/yazi/hoca/

Suriye’nin toprak bütünlüğü? - A. Turan Alkan - 12 Ağustos 2013

Türkiye’nin Suriye politikası tutmadı. Detaylarına girmiyorum; ama bu politikanın iyi hesap edilmemiş olduğunu ve ülkeyi hayli sıkıntıya soktuğunu söyleyebiliriz. Bu öngörüsüzlüğün elbette bir maliyeti var. Türkiye’nin Suriye siyasetini biçimlendirenler seçim sandığında yaptıklarının bedelini -her neyse- ödeyecekler.

Mesele bundan ibaret değil ama. Son yarım asırda dikta yönetimleriyle idare edilen Suriye, ülke içinde muhalefet başlayınca, kısa süren bir ılımanlık döneminden sonra hemen bildiği ve alıştığı refleksle cevap vermeye koyuldu ve kendi vatandaşlarına karşı silaha başvurdu.

Bir millî ordunun kendi halkına karşı savaşması berbat bir durum. Dış odaklardan destek gören Suriye muhalefeti bir ara önemli başarılar kazanmaya başlayınca şaşırtıcı bir gelişme yaşandı: Beşşar Esed, babası Hafız Esed’in çizgisini devam ettirerek Suriye’nin Türkiye sınırına yakın bölgelerinde yaşayan Kürt nüfusunu şiddetli bir gözetim altında bulunduruyor ve onların vatandaşlık haklarını bile askıda tutuyordu.

Muhalefete karşı kaybetmeye başlayınca Beşşar, çok garip bir hamle yaparak Suriye’nin kuzeyindeki birliklerini merkeze doğru çekti ve bölgenin kontrolünü fiilen PKK’nın Suriye uzantısı PYD’ye terk etti. PYD son aylarda Rojava adını taşıyan bu mıntıkada hâkimiyeti sağlayınca Türkiye ile sınır komşusu durumuna geldi.

Hududa yakın binalara çekilen örgüt bayrakları, basın aracılığı ile Türk kamuoyunda önemli bir hassasiyet uyandırdı. Türk muhalefeti, hükümetin Suriye politikasını eleştirdi ve sert dille suçladı.

PYD, “geri adım” gibi görünen küçük tavizler vererek Ankara’yı yumuşattı; ardından PYD lideri hemen Türkiye’ye geldi ve üst seviyede bazı temaslarda bulundu.

Bunları hepimiz biliyoruz; şahsen beni şaşırtan gelişme Türk basınında PYD ve Rojava’ya yönelik belirgin bir sempati ve desteğin görünür hale gelmesiydi.

Türkiye’yi, komşusu Suriye’nin iç işlerine karışmakla itham eden çevreler, Beşşar Esed yönetiminin adeta tepsi içinde PKK çizgisine teslim ettiği Kuzey Suriye’de olup bitenleri farklı bir çerçeve içinde ve belirgin bir meşrulaştırma gayretiyle sundular.

Buna göre PYD, bölgede radikal İslamcı, Kaide uzantısı güçlerle çarpışıyordu ve Türkiye sınırı kapattığı için mahsur kalan sivil ahali gıdasızlık ve ilaç sıkıntısı yüzünden hayati tehlike altındaydı.

Türkiye, Rojava’daki yeni yönetime destek olmalı, sınır kapılarını açmalı, masumlara gıda ve ilaç yardımı yapmalı, buna mukabil PYD ile çatışan radikal İslamcı çetecilere yakın durmamalıydı.

Zaten bu çeteler, bölgeye doğrudan asker göndermekten çekinen ABD yönetiminin el altından CIA marifetiyle desteklediği Kafkasyalı militanlardı.

“Tavsiyeler”in sonraki durağı ise PYD’nin Rojava’daki yönetimini Türkiye’nin tanıması!

Öteden beri hür olmadığı ve hükümet baskısı altında tutulduğu öne sürülen Türk basınında PKK sempatizanlarının önemli ve anlamlı bir öbek, sesi hayli gür ve etkili çıkan bir lobi oluşturabilmesi dikkat çekiyor.

Barış sürecinin, “Basındaki PKK muhibleri”ne moral destek ve meşruluk bahşettiği de gözden kaçmıyor.

Bu gelişmeyi çok ilginç buluyorum. Türk basınında kendini demokrat ve liberal diye tarif eden manidar bir topluluk, “Zaten Kuzey Irak’taki huzuru görüyorsunuz; Suriye de öyle olacak; akıllılık edip geç olmadan destek çıkalım” çizgisinde yayın yapıyorlar.

Bu arada henüz kimselerin aklına gelmeyen ilginç bir durum söz konusu: PKK çizgisindeki Kürtler, pratikte Beşşar Esed rejimiyle işbirliği içinde.

Kezâ Beşşar’ın izniyle Suriye’nin toprak bütünlüğünden iri bir lokma kopararak muhayyel Kürdistan’a katmak arzusundalar ve bu hedefe varmak için benimsemeyecekleri çifte standart yok gibi görünüyor. PKK, Suriye’nin sürüklediği selden kendi kütüğünü kurtarmak derdinde.

Hükümetin PYD temsilcisiyle görüşmesi de çok dikkate değer bir adımdır. Hükûmet “Çözüm” kavramının içini hangi somut unsurlarla doldurduğunu açıklamakta pek ketum davranıyorken, doğrudan Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden PYD oluşumu karşısındaki yumuşak tutumu insanı şaşırtıyor.

Acaba hükûmetin Suriye siyaseti de Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duymak noktasını çoktan geçmiş midir?

Acaba bunca riskin ve masrafın karşılığı, parçalanan bir Suriye bünyesinde kurulacak ufak otonomilerle iyi ilişkiler kurmak noktasına mı gelmiştir?

Ve bir soru daha: Bu dış politika başarılı ise, başarısız dış politika nasıl bir şeydir?

 http://ahmetturanalkan.net/yazi/suriyenin-toprak-butunlugu/

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/yazar-36240-suriyenin-toprak-butunlugu.html sayfalarından alınmıştır...

Dış politikada büyük düşüş - HALUK ÖZDALGA - 23 Haziran 2014





20 Haziran 2014, Cuma
Türkiye’nin küresel vizyonu elbette çok yönlü olmalıdır. Ancak Batı ve Ortadoğu bizim için tarih boyunca daima özel ağırlık taşıyan iki büyük kültür alanıdır.

Yüzyıllardır devam eden bir yöneliş sonunda Türkiye bugün Batı dünyasının bir parçasıdır.

Türkiye aynı zamanda İslam’ın merkezi Ortadoğu ile ayrılamaz tarih ve kültür bağlarına sahiptir. Bu iki büyük kültür alanıyla güçlü ilişkiler inşa etmemiz, öncelikle Türkiye’nin çıkarınadır. Ama bundan aynı zamanda Batı’nın ve Ortadoğu’nun da kazanacağı çok şeyler vardır. Söz konusu olan, üç taraflı bir kazanç durumudur.

Bu vizyonun ilk şartı, Türkiye’nin temel hak ve özgürlüklere sahip bir demokratik hukuk devletine sahip olmasıdır. Aksi takdirde ne Batı’da ne de Ortadoğu’da arzu edilen hedeflere ulaşmamız mümkündür.

İkincisi, dış politika icraatlarının iyi düşünülmüş ve sağlam analizler üzerine kurulu bir şekilde, asgari hatayla yapılmasıdır. Nihayet üçüncüsü, uluslararası ilişkilerde özenli bir dilin korunması ve farklıklarımızın medeni bir üslupla ifade edilmesi gereğidir. Bugün Berlin’den Bağdat’a dış ilişkilerimizi gölgeleyen üslubu değiştirmemiz, Cumhuriyet ve Osmanlı dönemi devlet adamlarımızın, yani kendi geleneğimizin diplomasi üslubuna geri dönmemiz gerekiyor. Son yıllarda bu şartların üçü de giderek bozuldu ve Türkiye kaygı verici bir düşüş içine girdi.

Türkiye’nin AB üyelik hedefi, açılan 14 başlığa rağmen, müzakerelerin başladığı 2005’e göre bugün artık daha uzakta. Ankara’daki iktidarın AB’nin en güçlü ülkesi Almanya nezdinde itibarı yere çakılmış durumda. Mevcut gidişi devam ederse, Türkiye’nin AB üyesi olma ihtimali bulunmuyor. Batı dünyasının lideri Amerika’da 2008’den beri başkanlık koltuğunda Barack Obama’nın oturması Türkiye için muazzam bir fırsattı. Çünkü İslam dünyasına dönük vizyonu açısından, Türkiye’nin daha güçlü işbirliği yapabileceği bir ABD başkanını en azından bugün için hayal etmek zordur.

Göreve başladığında Obama’nın da öyle düşündüğünü biliyoruz. İlk yurt dışı gezisini 2009’da Ankara’ya yapması bunun açık bir işaretiydi. Ama bu fırsatı da değerlendiremedik. Geldiğimiz noktada Türkiye artık Batı için, etkili bir ortak olmaktan çok, stratejik ve ekonomik çıkarlarının gerektirdiği ölçüde işbirliği yapılacak bir ülke.

Türkiye’nin Ortadoğu ilişkileri daha da vahim. Bugün Ortadoğu’da uluslararası platformlarda çözümü aranan üç büyük çatışma var. Suriye iç savaşı, İsrail-Filistin sorunu ve İran’ın nükleer programı.

Bir başka kritik konu, Arap dünyasının lideri Mısır’ın içinden geçtiği ve ne yöne gelişeceği belirsiz süreç. Bu sorunlarının hepsinde Türkiye kendini ehemmiyetsiz bir konuma indirgemiş durumda. Suriye politikası ise iflas etti. Dışarıdan askerî müdahaleyle rejim değişikliği girişimi büyük bir yanlıştı. Esed rejimi erken tarihlerde düşseydi bile başarı şansı yoktu.

Filistinliler Gazze’de daha önce hiç görülmedik derecede korkunç bir sefalet içinde. Yiyecek, ilaç, yakıt ve her türlü ihtiyacın yokluğu had safhada. ABD’nin girişimi ile başlayan son İsrail-Filistin müzakereleri, kısa süre önce başarısızlıkla sonuçlandı. Netanyahu, planını adım adım uyguluyor ve yakında yaşama gücü olan bağımsız bir Filistin devletinin şartları arazide kalmamış olacak.

Ankara’da iktidarda, Filistin davasını yüreğinde hisseden bir iktidar var. Ama kayda değer bir faydası olamıyor. Çünkü Gazze’ye yardım sadece Mısır ve İsrail üzerinden mümkün, ikisiyle de kavgalı. İki devlet çözümü ve Filistin devletinin kurulması, sadece Netanyahu’nun geriletilmesiyle mümkün.

Türkiye bunu elbette tek başına yapamaz. Ancak AB ve özellikle ABD’yle işbirliği çerçevesinde anlamlı bir katkıda bulunması mümkün olabilirdi. Ne var ki Batı’yla böyle bir işbirliği için kredisini tüketmiş durumda.

Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarı askerî bir darbeyle yıkılınca, Ankara aynen kendisi gibi düşünmeyen, hatta aynı kelimeleri kullanmayan herkese ağır bir dille saldırdı. Müslüman Kardeşler’i askerî yönetime direnmeye teşvik etti! Mısır’ı, o ülkenin İhvan’ını ve Mısır ordusunu iyi okuyamadı.

Mısır son 62 yılın 61’ini askerî yönetim altında yaşamış (ilk askerî darbeyi MK de desteklemişti) bir ülke. Diyalog yerine meydan okumanın, Müslüman Kardeşler’in daha çok ezilmesi ve daha acımasız bir askerî diktatörlükten başka sonuç doğurmayacağı belli. AKP’nin siyasî idolleri rahmetli Necmettin Erbakan ve Turgut Özal, askerî darbelere mi direnmişti? Mısır’ın güney komşusu Sudan’da darbeyle iktidara gelen Albay Ömer Beşir’i niçin hararetle destekledik? İlişkilerini tüketen Türkiye’nin şimdi Mısır’ın demokrasiye geçişine bir katkı yapabilmesi dahi mümkün değil.
 
İran’ın nükleer silah üretmesini engellemeyi hedef alan müzakerelerin anlaşmayla son bulma ihtimali yüksek görünüyor. Bu müzakereler sadece bir nükleer program hakkında değil, aynı zamanda İran’ın bölgeye etkili bir oyuncu olarak dönüşüyle de ilgili. Her yönüyle bizi yakından ilgilendiren müzakereleri dışarıdan izliyoruz ve ikinci planda bir etkinliğimiz dahi yok.

Bugün dış politikamızı yönetenler, önceki hükümetleri Ortadoğu’da aktif siyaset izlemediler diye eleştirdi hep. Bu eleştirilerde haklılık payı da vardı. Etkili olmak çok heves edilmesine rağmen, şimdi Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı en alt düzeye indi. Üstelik Ortadoğu hayatî bir dönüşüm süreci yaşıyor. Tarih ve coğrafya Türkiye’nin bu dönüşüm sürecinde Ortadoğu’ya katkı yapmasını emrediyor. İşbaşında İslamcı gelenekten gelen bir iktidar var. Ancak Türkiye trajik bir şekilde, böyle bir dönemde Ortadoğu’da üstüne düşen görevi yeterince yapamıyor.

2002’den sonra yaklaşık on yıl Türkiye, bu yazının başında işaret edilen şartlara da uyan siyasetler izledi. Çarpıcı bir yükseliş yakaladı. Eğer aynı şekilde bir on yıl daha devam edebilseydik, demokraside ve ekonomide geri dönüşü olmayan bir düzeye sıçrama yapmış, önü iyicene açılmış, Batı dünyası içinde güçlü konuma gelmiş Müslüman bir Türkiye ortaya çıkacaktı. Ortadoğu halklarının demokrasi, barış ve refah arayışına gerçek katkılar yapabilecek bir Türkiye ortaya çıkacaktı. Şimdi düşüşe geçmiş bir Türkiye var.

     Ama artık ileriye bakalım. IŞİD adlı örgütün Irak’taki saldırılarıyla beraber ortaya çıkan vahim gelişmeler, kapsamlı bir uluslararası işbirliğini şart kılıyor. Bu işbirliğinin ilk ve belki de en zor adımı, çok taraflı mutabakat üzerine kurulu sağlam bir siyasî planın oluşturulması. Suriye ve Irak sorunları iç içe geçmiş durumda. Türkiye şimdi olabildiğince az yanlış yapmaya mecbur. Çünkü yanlışın bedeli ağır olabilir.

*Ankara Milletvekili

TRAJİK ÇATIŞMA - Ali BULAÇ - 23 Haziran 2014


Geçen hafta IŞİD’in Irak içlerine doğru ilerleyişini sürdürmesi üzerine Irak Dışişleri Bakanı, ABD’nin IŞİD’e yönelik hava saldırısı düzenlemesi talebinde bulundu.

ABD Başkanı Obama ise Irak’a asker göndermeyi düşünmediklerini açıklarken bölgedeki güvenliği artırmak amacıyla Basra Körfezi’ne üç savaş gemisi gönderdi.

IŞİD Selefi fikriyata sahip bir örgüt. Hayli aşırı görüşleri ve kabul edilemez eylemleri olmakla beraber hem İslam tarihi içinde teşekkül etmiş bir eğilimin devamcısı, hem örgüt içinde yer alanlar Müslüman.

Amerika’yı IŞİD’i durdurmak üzere yardıma çağıran Hoşyar Zebari Sünni ve Müslüman, bilgisi dahilinde konuştuğu Maliki de Şii Müslüman. Kısaca iki Müslüman mezhep grubu aralarındaki bir ihtilafı çözemedikleri için çatışıyorlar, çatışmanın ülkenin kalbine doğru yayılacağı anlaşılınca taraflardan biri Amerika’yı yardıma çağırıyor.

Başka bir nokta da var: IŞİD cihat ilan etmiş, önüne çıkan ve kendi itikadi standartları dışında kalanları acımadan öldürüyor. Yürüyüşünü Bağdat’ın yanında Kerbela ve Necef gibi Şiilerce kutsal kabul edilen şehirlere kadar uzatacağına ilişkin açıklamalarda bulunması üzerine Irak Şiilerinin en büyük liderlerinden Ayetullah Sistani de cihat ilan etti, halkı ve gençleri silahlanmaya çağırdı.

Cihat çağrısının gerekçesi can güvenliği ve kutsal mekanların korunması. Çünkü Selefi IŞİD türbe, mezar, kutsal mekan gibi yerleri neredeyse şirkle bir arada tutuyor, önüne çıkan mekanları tahrip ediyor.

Burada altını çizmemiz gereken iki husus var:

a) Müslüman taraflar ihtilaf içindedirler, ihtilaflarını dinlerinin, temiz selim fıtrat ve akıllarının aydınlattığı istikamette çözemiyorlar. Çatışıyorlar ve birbirlerine karşı “cihat” ilan ediyorlar.

Cihadın doğru tanımı “İnsan ile İslam arasındaki engellerin ortadan kaldırılmasıdır.” Tebliğ, anlatma, öğretme, ilmi faaliyet cihadın bir türüdür (cehd ve mücahede), dış bir saldırıya maruz kalındığında da meşru müdafaa hakkını kullanma veya kesin bir saldırıyı savma da cihattır. İki Müslüman grup birbirlerini İslam ile insan arasında ortadan kaldırılması gereken engel görüyor.

b) Irak yönetimi Müslüman olduğunu deklare eden bir örgüte karşı 2003’te ülkeyi işgal eden Amerikalıları yardıma çağırıyor. Güvenliğini tehdit eden Müslüman kardeşinden korkuyor, İslam dünyasını darmadağın eden Hıristiyan Seküler bir gücün himayesine muhtaç oluyor.

ABD’yi sadece Maliki yönetimi yardıma çağırıyor değildir. Türkiye de 2012’de PKK’ya karşı ABD’yi ve NATO’yu yardıma çağırmıştı. Katıldığı gezi sırasında Amerikan televizyonu PBS’de “Charlie Rose Show” adlı programda soruları cevaplayan Başbakan Erdoğan, Toronto’dan da NATO’ya çağrıda bulunmuş, Afganistan’da Taliban’a karşı yürütülen mücadelenin PKK’ya karşı da verilmesini istemişti.

Hükümet Suriye olayında da NATO’yu aktif rol oynamaya davet etmişti. Selefiler ve Şiiler, anlaşmazlık halindeki dini ve siyasi gruplar birbirlerine karşı cihat ediyorlar, cihatları sırasında ölenleri şehit kabul ediyor. Trajik bir biçimde “İslam” kendi içinde çatışıyor.